3 Ekim 2010 Pazar

HEPİMİZ BEKİR ÇOŞKUNUZ!!

- Hayrola Nereden?


- Be be ben mi? Rad rad radyodan geliyorum.

- Ne vardı radyo da?

- Spi spi spi spiker, sı sı sı sınavı vardı da

- Eeee ne oldu?

- Bı bı bı bırak yahu! Kravat tak tak takmadık diye almadılar 


Bu fıkrayla neler yazacağımı az çok tahmin etmişsinizdir. Ünlü düşünür Emerson “Hayat sınavdır” der. Evet, hepimiz bu sınavda yaşam mücadelesi veriyoruz. Kimimiz dürüstçe çalışıyoruz, kimimizde kopya çekerek bu sınavı tamamlamanın kurnazlığı içindeyiz.

Malum, Einstein dört yaşına kadar konuşamadığı için ailesi onun geri zekâlı olduğunu, müzik öğretmeni Beethoven’i ‘ umutsuz vaka’ olarak görmüş, Muhammed Ali’ye öğretmeni ; ‘senden hiçbir şey olmaz’ demişti.

Bakınız daha önce ‘Dokuzuncu Köy’den kovulup, ‘Onuncu Köy’ için Hürriyet Gazetesi’nde yıllarca yazan, daha sonra patronu Aydın Doğan’a verilen rekor Vergi Cezası sonrası işine son verilerek Haber Türk’teki ‘On birinci Köy’e umut diye transfer olan Bekir Coşkun buradan da kovuldu. Başbakan’a bu konuda sorulan soruya, Bekir Coşkun’un işten çıkartılmasında kendilerinin hiçbir rolü olmadığını söyleyince Bekir Coşkun’da; “ Başbakan’a benimle ilgili soru yöneltiliyor ve kendisi de benim işten çıkartılmamda hiçbir rollerinin olmadığını söylüyor. Salonda 50 medya mensubu var. 50 medya mensubu inandıysa mesele yok. Ama bir süre önce Başbakan medya patronlarına ne demişti? ‘Köşe yazarlarına hâkim olamıyorum diyemezsin. Sen bunun sorumlususun. Köşende yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiğin zamanda hakkın yok. O insanlara o kalemleri teslim edenlere der ki; ‘kusura bakma, bizim dükkânda sana yer yok. Herkes vitrine layık olanı koyar’ demedi mi? dedi. Bu sözler kime ait? Benim yorumum bu kadar.”


Evet, iki ağızdan söz…

Sizce kimin burnu uzayacak dersiniz?

12 nci köy nerede? Türkiye’de mi? Yoksa masallardaki gibi Anka Kuşu’nun kanatlarıyla, Kaf Dağı’nın ardında mı? Bekir Coşkun’un Babası oğluna; “ Oğlum öyle patronların gazetelerinde ve demokrasinin olmadığı ortamlarda rahat yazdırmazlar. “ demiş midir, bilemeyiz!

Üstadım, öyle gazetelerde her istediğini yazma devri artık kapandı. Ya patronların istediği formatta yazacaksın, ya da iktidarda hangi parti varsa onun lehine yazacaksın! Yandaşlarının mal varlıklarından, onların nasıl ihale aldıklarından, zenginliklerinden bahsetmeyeceksin! Gazetelerde bir şartla yazarsın üstadım, iktidara dokunmayacak, hatta onu öveceksin!…

Kim gibi mi?

Çalık grubunun satın aldığı Sabah Gazetesi’nde yazan Engin Ardıç gibi yazacaksın!.. Aç oku bakalım, adam hiç iktidarı atıyor mu? Onun suyundan gidiyor! Yaptıklarını övüyor! Veriyor veriştiriyor muhalefete, hem de ağzını bozarak, alay ederek! Sonra da gelsin cukkalar, yurt dışı gezileri… Böyle olursanız vallahi hiçbir patronunda seni kapı önüne koyacağını düşünmüyorum! İnan ki, seni el üstünde tutarlar.

Bekir Ağabey , gel istersen köşe yazılarını benim gibi internette yaz. Hem maaş almadığın için özgürce yazmayı burada sürdürebilirsin!

“Sınav” dedik nereden nereye geldik. O köy senin bu köy benim dolaşıp durduk. Kısacası ne demişler; “ Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış” diye, sanırım bu gidişle köyler bile dokuz doğuracak!

ÖSYM ve KPSS’de kepazelikler diz boyu!

Şimdi de “Kopya Çetesi” iş başında… Gelişmeler “Organize Suçlar” filminin başlığı gibi oldu… Çete lideri olmakla suçlanan Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Okulu Öğretim Görevlisi O.A.U ifadesinde; “ Geçen yıl yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavlarının da kendisinin iptal ettirdiğini ve sınav sorularının cemaate yakın kişilerden iptal ettirildiğini belirtmiş…




Vay Türkiye’m Vay! Yaşadıkça daha neler göreceğiz neler! Üstüne üstlük kopya çekileceği Ağrı’dan iki gün önce emniyet birimlerine bildirilmesine rağmen önlem alınmadığı ortaya çıkmış ( Kaynak Gazete Vatan)

Sonuçta 9 ÖSYM yöneticileri görevlerinden alınarak soruşturmaları devam ediyor. Çiçeği burnunda ÖSYM Başkanı “ Daha çok geleceği planlama taraftarıyım.” Demiş. Güzel… Birkaç sözde benden; “ Geçmişin kötü örneklerinden ders alarak bir daha bu tür hataları tekrar etmemek ve soruların uçan sineğe bile verilmeden sınavların gerçekleşmesinin sağlanması için her türlü çabanın gösterilmesi, kurumun saygınlığını artıracaktır.”
Yazımı Hintli filozof Satya Sai Baba’nın anlamlı bir sözüyle noktalayım;

“ Eğitim, nasıl yaşanacağına ilişkin olmamalıdır. Nasıl para kazanılacağına ilişkin de değil. Bilgi bilgeliğe dönüştürülmedikçe ve bilgelikte karakterde ifade bulmadıkça eğitim boşa giden süreç olur. Eğitim, bu dönüştürme yeteneğini sağladığında hayatta huzurlu, mutlu ve karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği ile dolu hale gelir”

Saygılarımla,

BAŞARILI ŞİRKETLERİ BATIRACAK 10 ÖLÜMCÜL HATA

Şirket başarısının garantili yolları, kuralları yoktur. Ama başarılı şirketleri başarısız hale getirmenin denenmiş garantili yolları vardır.
Bugün, işini batırmaya gönüllü kitleyi biraz daha genişletip, başarılı olmuş ve belli büyüklüğe erişmiş olan şirketlere öğütlerde bulunacağım!
Şaka bir yana, ortalıkta her zaman şirketleri başarıya götürecek öneriler konuşulur: Marka olun, farklılaşın, innovasyon yapın, yurtdışına açılın gibi. Ama şirketleri batıracak olan konulara kimse değinmez. Şirketleri başarıya taşıyacak olan unsurlar çok çeşitli, çok farklı ve her ülkeye ve sektöre göre değişiktir. O nedenle başarıya giden yol hakkında kolay bir reçete sunmak kolay değil.
Ancak geçmişte başarılı olup da sonra çöküşün eşiğine gelmiş, ya da iflas etmiş şirketleri incelediğinizde, dünyanın hemen her yerinde onları batıran şeylerin aslında bir avuç çok benzer hatadan ibaret olduğunu görürsünüz. Önce başarılı olup sonra batmış olan her şirkete bakın, bugün size anlatacağım 10 ölümcül hatadan birkaç tanesini mutlaka yapmış olduklarını görürsünüz.
Ülkemizin refahını arttırabilmek, bir yandan yeni girişimcilere, diğer yandan kalıcı ve sürekli büyüyebilen başarılı şirketlerimizin çokluğuna bağlı. O nedenle bugün anlatacaklarım, şirketlerinin sağlam kalmasını isteyen her iş adamı ve yönetici için hayati öneme sahip ‘basit’ ama akıllı öneriler. Bu ‘bilgece’ önerileri, The Coca Cola Company şirketinde 23 sene tepe yöneticilik yapmış olan 81 yaşındaki Donald Keough’un kitabından sizin için derleyip özetledim. Altını da imzalıyorum.
Yalnız önce şu noktayı vurgulamalıyım. Batanlar ‘bizatihi’ şirketler değildir. Şirketleri batıranlar da yüceltenler de insanlardır. Yani patronlar ve yöneticiler. Şirketler, yanlış yöneten insanlar tarafından batırılır, doğru yönetenler tarafından büyütülür. Bu bilgece öğütleri lütfen ciddiye alın ve şirketinizdeki tüm yöneticilere dağıtın.



1- RİSK ALMAYIN

İnsanoğlu belli başarıları yakaladığında onları kaybetmek çok zor olmaya başlar. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar daha cesur riskler alabilirler. Başarıya ulaşmış şirketler, ellerindekileri kaybetmemek korkusuyla doğru alanlara yeni yatırımlara girmezlerse batacaklarını bilmelidirler. Geçmiş başarı, kazanılmış para ve yaş, hırsın düşmanıdır. Zamanın güçlü kuruluşu DEC (Digital Electronics Corporation) IBM’den sonra en büyük ikinci bilgisayar şirketiyken, mini bilgisayarlardan PC’lere geçiş riskini almadığı için battı. Motorola, cep telefonları piyasasının lideriyken, dijital teknolojiye geçmeyi risk olarak gördüğünden piyasasını Nokia’ya ve diğerlerine kaptırdı.



2- ESNEK OLMAYIN

Geçmişteki başarı gelecekteki başarının önündeki en büyük tehdittir. Değişen şartlar karşısında değişmemekte direnirseniz batış kaçınılmazdır. Petrol fiyatları artarken, Japonlar küçük ve yakıt-verimli arabalar üretirken Amerikan devleri hâlâ benzin yutan SUV jipler yapmakta inat edince hepsi iflasın eşiğini veya içini gördü.



3- KENDİNİZİ SOYUTLAYIN

Üst yönetici mi oldunuz? Ya da artık başarılı bir patron musunuz? Hemen kendinize en üst katta büyük ve lüks bir ofis yaptırın. Sonra kimsenin öyle kolay kolay girememesini sağlayın. Çalışanlar sizden korksun. Sakın ola müşterilerinizle de konuşmayın, onları ziyarete falan gitmeyin. Dalkavuklarınızı etrafınıza toplayın, sizi yağlasınlar.



4- HATASIZ OLDUĞUNUZU DÜŞÜNÜN

“En iyi ben bilirim, başkasına kulak asmam” tavrını bırakmayın. Kasılın. Hatta “ben ders almam, ders veririm” boyutlarına falan varın. Bakın o zaman şirketiniz (takımınız) ne başarılar gösterecek. Size yanlış yaptığınızı söyleyebilecek insanları derhal yanınızdan uzaklaştırın.



5- ETİK OLMAYAN İŞLER YAPIN

Etik olmayan işe bulaşanlar kısa vadede çok büyük kazançlar elde etseler bile uzun vadede kesinlikle batacaklardır. 2001 öncesi bazı bankaların sahiplerini ve yöneticilerini hatırlayın. Şimdi neredeler? Enron şirketini hatırlayın. Uzağa gitmeyin, yüksek kazançlı ama ahlak-dışı işlere dev yatırımlar yapan ABD, İngiliz, Alman, İsviçreli dev ve şaşaalı bankaların geçen Ekim ayında düştükleri durumu hatırlayın. Etik olmayan işler yapın, lüks arabalarla hava atın, basın sizi çok sevsin. Sonrasını ben söylemeyeyim. Şirketlerin en önemli aktifi ‘güvenilir’ olmaktır. Bunu hiç ama hiç aklınızdan çıkarmayın.



6- DÜŞÜNMEYE ZAMAN AYIRMAYIN

“Artık bilgi çağında yaşıyoruz” klişesi her gün karşımıza çıkıyor. Aslında bu doğru değil. Bilgi çağında yaşamıyoruz, “veri” çağında yaşıyoruz. Her gün karşımızda yeni veriler, yeni istatistikler, yeni rakamlar. Tam bir veri bombardımanı. Bu veri yığını içinde kendi doğrumuzun ne olduğunu düşünmeye vakit bile kalmıyor. O zaman verileri doğru kabul ediyoruz. Bakın geçen Ekimden beri size basında kriz vallahi yok, sonra var, ama kriz birinci çeyrekte bitecek, olmadı ikinci, olmadı üçüncü, vallahi dördüncü çeyrekte bitecek diyenler şimdi umudu 2010’a bağladı. Siz, piyasadan aldığınız, pazar araştırması şirketinden aldığınız verilerin şirketiniz için ne ifade ettiğini müştereken “düşünmek” için yöneticilerinizle birlikte yılda en az dört beyin fırtınası toplantısı falan yapmayın. Duyduklarınıza inanın, düşünmeye zaman ayırmayın.



7- DIŞ UZMANLARIN ÇİZDİĞİ YÖNDE GİDİN

Ortalık uzman kaynıyor. Önce “kurumsallaşın” diyenler ortalıkta geziniyordu, yönetimi profesyonellere devrettiniz. Sonra “dünya markası olmalısınız” diyenler ortaya çıktı, yeni logolar tasarlattınız, reklamlar yaptınız. Sonra CRM’ciler çıktı, dengeli karneciler, yetkinlikçiler, ‘re-engineering’ciler, vb. Eğer bunların hepsini yaptıysanız ve hâlâ hayattaysanız bravo size. Kızılderili fıkrasını okuyun…



8- BÜROKRASİYİ GÜÇLENDİRİN

Şirketinizde bir konuda onay almak ne kadar zorsa, insanların birbirlerine ulaşması ne kadar güç oluyorsa, ortalık rapordan geçilmiyorsa, toplu iğne almak için bile genel müdür onayı gerekiyorsa, siz artık ‘büyük’ bir şirket haline gelmişsiniz demektir. İdari kuralları artık biraz daha güçlendirin ki şirkette kimse hareket edemez hale gelsin ve topyekun yeni piyasa fırsatlarını rakiplere peşkeş çekin.



9- FARKLI MESAJLAR GÖNDERİN

Müşterilerinize olsun, çalışanlarınıza olsun farklı şeyler söyleyin, ama gerçekte farklı şeyler yapın. Mesela asıl işiniz haricindeki her işe girişin, kimse sizin neyin iyisi olduğunuzu bir türlü anlayamasın. “Müşteri en önemli önceliğimizdir” diye reklam yapın, şirkette “gene mi müşteri şikayeti getiriyorsunuz” diye elemanları azarlayın.



10- GELECEKTEN KORKUN

Pazartesi günkü Milliyet’te sevgili Güngör Hoca (Uras) Türkiye sanayicileri arasında son zamanlarda “sanayi ruhunun kaybolduğunun”, yani kârlı bir gelecek beklentisinin artık kalmadığının konuşulduğu Türkiye Ekonomi Kurumu kongresinden söz ediyordu. Konuşan bir sanayi odası başkanı, 2 yıl önce yüksek para verenlere fabrikasını satmayı düşünmüyormuş ama bugün geleceğe dair beklentilerini yitirdiğinden işten bile soğumuş. Üzgünüm ama o başkanın işi batacak! Zira eğer gelecekle ilgili korkular yaşamaya başlarsanız ve eğer gelecekle ilgili beklentileriniz kötümserliğe dönüşürse, sizin başarıyı devam ettirme olasılığınız çok azalır. Başarılı firmalar (ve patronlar) en kötü zamanlarda bile geleceği yeniden kurabilen ve iyimserliklerini yitirmeyenlerdir. Sanayi ruhunu kaybetmemek de, bizzat sanayici-yatırımcı kişinin kendi görevidir, başkasının değil.



Eğer yaptığınız işe, dahası hayata dair tutkunuz ve aşkınız azalırsa, şirketinizin çöküşü kaçınılmazdır.



TAVSİYE ALACAĞINIZ UZMANLARI İYİ SEÇİN

Aylardan Ekim. Kızılderili şeflerinden biri bu sene kışın çetin geçeceğini düşündüğünden, kabile üyelerine bolca sobalık odun toplamalarını söylüyor. Beklentisinde yanılmadığından emin olmak için de Ulusal Meteoroloji Müdürlüğünü arıyor. Telefondaki hava durumcu, “Elimizdeki verilere göre beklentileriniz doğru efendim” diyor. Şef kabilesine bu kez daha fazla odun toplamalarını öğütlüyor. Bir hafta sonra meteorolojiyi tekrar aradığında kendisine, gerçekten de çok çetin bir kışın beklenmekte olduğunu söylüyorlar. Şef halkına bu kez ormanda ne kadar odun bulurlarsa yığmalarını söylüyor. İki hafta sonra meteorolojiyi yine arıyor ve soruyor: “Bu yıl kışın çetin geçeceğinden gerçekten emin misiniz”? Hava durumcu “Elbette” diyor, “baksanıza Kızılderililer nasıl çılgınca odun stokluyorlar.”

Saygılarımla,

2 Ekim 2010 Cumartesi

FRANK RİJJKARD BARCELONA-GALATASARAY FARKII!!

5 Haziran 2009 tarihinde Galatasarayımızın başına gelmesiyle hepimizde büyük sevinç uyandıran, Barcelona gibi olmak ! , Total Futbol Oynamak ! gibi beklentilere girmemizi sağlayan adam her geçen gün aşağılanmaya devam ediyor. "Evine dön" diyenlere "Ben zaten evimdeyim." diyen bir adam Frank Rijkaard. Peki bir yaz sabahında Galatasaray taraftarlarını sevince boğan bu adam her geçen gün neden bir çok kişinin kara listesine giriyor ? Bu konuda konuşabilmek için öncelikle Barcelona kariyerini inceleyebiliriz.




Hollanda Milli Takımı'na 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda oynattığı futbola rağmen, kötü geçen Rotterdam macerasının ardından 2003-2004 sezonunda yeni başkan Laporta'nın uzun zamandır başarıya aç olan Barcelona'nın başına Edmundo'yu geçirmesi çoğu cephelerden yoğun eleştiriler almıştı. Bu ve bunun gibi olaylar henüz 41 yaşındaki genç teknik adamın ne kadar baskı altına alınacağını açıkça gösteriyordu. Rijkaard'ın elinde geçen yılı 6. bitirmiş ve yeniden yapılanma içerisine giren bir takım vardı. Rüştü, Quaresma ve Ronaldinho gibi yeni yıldız transferler yapılmıştı. Lige Bilbao galibiyetiyle başlayan Barca 3 haftada 7 puan almıştı ve fena performans göstermiyordu ancak takımın ne belirli bir sistemi ne de taktiği olmadığı söyleniliyordu.



                               ----------------Valdes----------------------



                            Reiziger-----Cocu------Puyol-----------Gio



                              ----------------Xavi--------------------



                          --------Gerrard---------Ronaldinho----------



                       Luis Enrique--------------------------Saviola



                        -----------------Kluivert----------------------



Genelde maçlara çıktığı takım ufak değişikliklerle buna yakındı. Quaresma, Overmars, Marquez , Motta gibi oyuncularla takım destekleniyordu. Pas futbolunu oyunculara benimsetmeye çalışan Rijkaard bunu sahaya bir türlü yansıtamıyordu ve 3. haftanın ardından 4 hafta maç kazanamamasının ardından ciddi manada inişli çıkışlı bir döneme girmişti. 14. haftada Juan De Ramos'un Malagası'na 5-1 gibi ağır bir skorla kaybeden Edmundo'nun Barca'sı lider Real Madrid'in 10 puan gerisine 8. sıraya kadar gerilemişti. Oynanılan futbolun beğenilmemesi, savruk, takım görüntüsü vermeyen bir Barcelona görmek isteyen camiada çatlak seslerin başlamasına yol açmıştı. Kimilerine göre Rijkaard'ın gelmesi en başından beri hataydı. 15. hafta Nou Camp'ta Real'i konuk edecek olan Barca'nın olası bir yenilgisinde gönderileceği haberleri iyiden iyiye konuşulmaya başlanmıştı ki beklenilen olmuştu ve Barca evinde Queiroz'un Real'ine 2-1 yenilmişti. Barca bu skorla 13 puan geriye 11. sıraya kadar düşmüştü. Ancak beklenilen olmadı. Rijkaard görevine devam etti. 18. haftayı da 12 .sırada bitiren Rijkaard için bu belki de dönüm noktasıydı. Takıma Edgar Davids dahil oldu. Marquez ile Puyol ise tandemde birlikte daha sık görev almaya başladılar. Barcelona 19. haftadaki Zaragoza maçı ile bir şeylerin değiştiğinin izlenimini vermişti ancak 42 puanlı Real'in 18 puan gerisindeydiler. 2. devrenin başlaması ile birlikte gerçekten farklı bir havaya girmiş gözüken Barcelona, 21. haftadan itibaren müthiş bir seri yakaladı. 36. haftaya kadar olan 15 maçında 13 galibiyet 2 beraberlik alan Rijkaard'ın Barca'sı hem güzel futbol oynuyor hem de bir zamanlar 18 puan gerisinde kaldığı Real ile farkı sadece 1'e indiriyordu. Son 3 maçının 2'sini kaybetmesine rağmen Madrid'in de kötü performansı sayesinde 15. haftada yerden yere vurulan Barca ligi Valencia'nın ardında ikinci bitirmişti.




Yeni sezona ise ciddi bir revizyon ile başlamak istiyordu Rijkaard. Buna binaen, Kluivert, Reiziger, Quaresma, Cocu gibi oyuncuları gönderirken yerlerine Deco, Eto'o, Guily, Larrson, Belletti ve Maxi Lopez gibi oyuncular aldırmıştı. Rijkaard'ın aşısı ciddi bir şekilde tutmuştu ve takım seri galibiyetler alıyordu, oynanılan futbol, takım uyumu geçen yıla göre oldukça farklıydı.



                              --------------------Valdes--------------------------



                            Belletti-------Puyol----------Marquez------------Gio



                       ------------------Motta(Gabri, Edmilson)------------



                       ---------Xavi----------------------Deco------------



               Guily------------------------------------------Ronaldinho



                --------------------Eto'o----------------------------



Larrson, Slyvinho, Iniesta gibi oyuncuların da desteklenmesiyle sahaya bu şekilde çıkan Rijkaard'ın Barcası pasa dayalı futbolu oynayabileceğinin izlenimlerini açıkça gösteriyordu, keyif veriyordu. Şimdilerde gıptayla izlenilen Iniesta ise bu dönemde yavaş yavaş takıma monte edilmeye çalışılıyordu. 16 Ekim 2004 tarihindeki Katalan derbisinde Deco'nun golüyle önde olan Barcelona'da ikinci yarı yapılan oyuncu değişikliklerinde 17 yaşındaki genç Arjantinli Messi ile Iniesta birlikte oyuna giriyordu bu onun başarılarla dolu kariyerinin ilk adımıydı.
Artık başarılı günler geçiren Rijkaard o sezonu Real'in 4 ,3. Villarreal'in ise 20 puan önünde lider tamamlamıştı. 2. sezonuyla birlikte transferde söz sahibi olan ve istediği transferleri yapılan Rijkaard Etoo, Ronaldinho, Deco gibi yıldızlarla adeta şov yapıyordu. 2005-2006 sezonu ise tam anlamıyla muhteşemdi. La Liga'yı Real'in önünde 12 puan farkla şampiyon tamamlayan Barca, Real Madrid'i Bernabeu'da şov yaparak 3-0 yeniyor, Arsenal'i ise final maçında devirip Şampiyonlar Ligi'ni alıyordu. 2006-2007 sezonunda ise La Liga şampiyonluğunu aynı puanda bitirmelerine rağmen Madrid'e veriyordu.
Rijkaard'ın Barcelona kariyerini elimden geldiğince analiz etmeye çalıştım ve ortaya çıkan tablo bu. Kötü geçen ilk sezonun ardından istediği bölgelere yapılan transferlerle nasıl bir gelişim ortaya çıkardığı açıkça ortada. Messi, Inıesta, Krkic vs gibi yıldızların da kendisini göstermesinde Rijkaard'ın büyük payı olduğu da yadsınamaz bir gerçek.


Bir kıyas yapacak olursak ;



                           -----------------------Leo-------------------------



                        Sabri----------Servet------Gökhan(Neill)---------Balta



                    --------------Topal-----------------Sarp(Elano)------------------



         Keita(Gio)-----------------Arda(Elano)----------------Kewell(Arda)



                      -------------------Baros(Jo)------------------------------



Geçen sezonun genelini, bu ve bunun benzeri bir kadroyla tamamladık. Baros ve Kewell'ın sakatlıkları zaten bizi başarısızlığa iten nedenlerin başında geliyordu ancak, özellikle defans ve ofans bloğunda basan, ileri geri koşan, tekniği yüksek bir oyuncu eksiğimiz de bizim geçen yılki en önemli sorunlarımızdan biriydi. Elano bu görevi bir iki maç haricinde beceremedi. Ayhan ve Sarp'ın ise kotardığı maçlar sayılıdır. Sonuç olarak bu gibi eksiklikleri biz gördüysek Rijkaard da görmüştür bana göre ve Barcelona kariyerinde olduğu gibi gidecek ve kalacak oyuncular yönünde bir liste vermiştir. Barcelona kariyerinde ilk senenin ardından yaptığı revizyon ve oynanan futboldaki değişim açıkça ortada. Bizde ise ne yapıldı. Tamamıyla plansız bir program dahilinde hareket edilip sorunlar çözülemedi aksine sorunlar arttı. Servet'in iyi stoper olmasına rağmen Servetle olmayacağı açıkça görülmesine rağmen o bölgeye Ömer Toprak gibi, Serdar Kesimal gibi bir adam alınmadı. Sağ bek yedeğimiz Uğur gönderilirken o bölge doldurulmadı. Bunların hepsini geçtim, geçen yıl fazlasıyla sıkıntı çektiğimiz forvet bölgesine, ve blokları birbirine bağlayacak, çift yönlü çalışacak oyuncu konumuna kimse alınmadı. Adnan Polat :"Biz forvet alalım dedik. Rijkard istemedi." şeklinde bir açıklama yaptı açıkçası ben bu açıklamayı eksik buluyorum. Bana göre bir tercih yapılması istenilmiştir ve tercih sol bek yönünde olmuştur.
Sonuç olarak ;



                       -----------------------Ufuk----------------------------------



                     Sabri-------------Neill---------Servet-----------------Insua



                     --------------Cana-------------------Ayhan----------------



                    Pino----------------------Miso------------------------Arda



                     ------------------------Baros--------------------------------


Elimizde şu an olan kadro bu. Geçen yıla göre kıyaslarsak kalite olarak çok farklı diyebilir miyiz ? Hayır. Ancak kesin transfer isteyen bölgelere ve kadro derinliği açısından gerekli alanlara transfer yapılmadığını görüyoruz. 3 yıldır devam eden sakatlık sorununa 3 yıl sonra sağlık ekibini değiştirerek ancak bir müdahale yapan yönetimin bu konudaki etkisini ise konuşmak bile istemiyorum. Eksik olan kadro derinliği yüzünden ne kadar sıkıntı çektiğimiz de açıkça görüldü.
Anlatmak istediğim Rijkaard'ın istedikleri yapıldığı zaman neler yapabildiği burada açıkça görülüyor. Biz tabii ki Barcelona kadar ciddi gelirlere sahip bir kulüp değiliz ancak hocanın istediği işler minimum düzeyde bile yapılamıyorsa ve kadro derinliği sağlanamıyorsa sahada oynanılan futbol kötü olduğunda da " Rijkaard go home" demek ne kadar mantıklıdır siz söyleyin ?


Hocanın isteklerini yerine getirirsiniz. Zamanında istediği transferleri yaparsınız, o ise istediğiniz, görmek istediğiniz futbolu oynatamaz o zaman lafınızı edersiniz. Total futbol oynamasını beklediğimiz, Rijkaard'ın bunu başarabilmesi için ona ne kadar yardım edildi ? Şimdi tarihte ödenilmeyen paralar ödenildi diyebilirsiniz ancak hepimiz biliyoruzki çoğu transfer istenilen adamlar olmadığından günü kurtarmak amacıyla yapıldı. Diğer takımların hocalarının istediği takımlar 1 Temmuz'da ellerindeyken Rijkaard'ın 1 Eylül'de elinde sakat futbolcuların çok olduğu, transferlerin yeni geldiği bir takım vardı. Örneğin Aykut Kocaman'a verilen imkanlar Rijkaard'a verilseydi sizce durum yine böyle mi olurdu ? Önce bunu sorgulamak gerek ve bunlara göre bir takım eleştiriler yapmak gerek. Eğer birşeyleri bekliyorsak ve olmasını istiyorsak hocamızın arkasında durmalıyız. Bugün Daum'u takımın başına getirsek belki direk kafaya oynatır ancak gelecek anlamında bize ne verebilir ? Bunları da düşünmeliyiz ve bana göre hocamızın arkasında durmalıyız.




Ek olarak; Barcelona'da yaptı diye burada da kesin yapar diye bir kaide yok diyenler çıkabilir. Ben elimden geldiğince olan durumları kıyaslamaya çalıştım ve ortaya bu tip farklar çıkıyor. Gerisi sizin yorumunuz. Ben hocamızın arkasında , onun direktiflerini yerine getirmeyen yönetimin ise karşısında olacağım. Hep dediğim gibi Rijkaard'ı getirebilmek ne kadar büyük vizyon ise , onun isteklerini yerine getirmemek de o kadar büyük vizyonsuzluktur.



Saygılarımla,

HALİÇTE YAŞAYAN SİMONLAR!! VAHİM İDDİALAR ÖZET.

Emniyet teşkilatında teknik-elektronik istihbaratın kurucusu olarak bilinen Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Fethullah Gülen cemaatinin başta emniyet ve yargı olmak üzere devlet kurumları içindeki yapılanmasıyla ilgili kitap yazdı...
Avcı, piyasaya yeni çıkan “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabında “Aslında herkes biliyor ama kimse dillendirmiyor. Ben açıkça ifade ediyorum ki, son zamanlarda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir” diyor...

“Büyük illerin emniyet müdürleri ve valileri bilsinler ki, emirlerindeki polislerin bir kısmı kendilerini değil, cemaatin imamını amir olarak kabul ediyor” iddiasını dile getiriyor, ancak somut kanıt ve belgelere değil ‘tecrübelerine ve duyumlarına’ dayanıyor...
Bir dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı, Eskişehir İl Emniyet Müdürü olan Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabının ilgi çekici bölümleri özetle şöyle:



DANIŞTAY OLAYI... O gün Alpaslan Arslan’ın telefonlarını hızla inceleyen Ankara polisi, ilk bakışta görüştüğü kişiler arasında Muzaffer Tekin’i görünce hemen olayın failinin Ergenekon örgütü olduğunu açıkladı. Aslında olayın çok iyi tahlil edilmesi ve araştırılması gerekiyordu ama bunun için zaman yoktu... Polisin istihbarat birimlerindeki Ergenekon’u ortaya çıkarma çabasına, tüm büyük ve vahim olayları Ergenekon’a bağlama şeklindeki cemaatten gelme anlayış eklenince bir anda Danıştay olayı ciddi hiçbir delile dayanmadan Ergenekon’a bağlandı... İstanbul polisi failin arkasında Şeyh Salih Kurter olduğunu ileri sürünce Ankara artık gerçeği bulmak yerine, olayın Ergenekon’la bağlantısını kurmak için herşeyi ve her yöntemi denemeye başladı. Her şeyi çarpıtarak kullanmak normal kabul edilir hale geldi.


İddialarımın ispatı için istihbari dinleme kayıtlarına bakılması yeterli olacaktır. Muzaffer Tekin başta olmak üzere Alparslan Aslan ile irtibatlı olduğu iddia edileren herkesin Danıştay olayından en az bir yıl önce dinlendiği ortaya çıkacaktır. Bu dinleme kayıtları ortaya konulursa, bu kişilerin olaydaki rolleri net olarak anlaşılır. Benim aldığım bilgiye göre, bu kişilerin konuşmalarında onların garip ilişkiler içerisinde olduğunu gösteren emareler vardı ama Danıştay olayı ile ilgili hiçbir şey yoktu.



ERGENEKON ... Ergenekon davasında ortaya konan iki konu çok kesin ve net olarak yanlış ve mantıksızdır: PKK, Dev-Sol, Hizbullah gibi örgütleri Ergenekon’un yönettiği iddiası yanlıştır. Böyle birşeyin gerçek olamayacağını aklı ve mantığı olan herkese ben iki kere iki dört eder kesinliğinde ispatlayabilirim.


Danıştay saldırısı, Hrant Dink’in öldürülmesi, Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı gibi olayların görünen faillerinden başka Ergenekon veya benzeri gruplar tarafından yapılmış olacağına mevcut deliller ve olayların oluş biçimine bakarak kimse beni ve makul birini ikna edemez. Bu iddialar zorlamadır.



BAYKAL KASETİ: Baykal’ın gizli kamera görüntülerini içeren kaseti kim yaptı, niçin yaptı? İnternetteki görüntülere bakılırsa bu işi yapanlar ellerindeki görüntülerden en az incitici olacak bir klip hazırlamışlar. Sadece Baykal’ın mı böyle görüntüleri var? “Kim yaptı” sorusuna cevap ararsak: Bu olayın ilk benzeri Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’e yönelik hazırlanmıştı, bugün bu olayı cemaatin yaptığından en ufak şüphem yok...


Korgeneral Metin Yavuz Yalçın’ın bir kadınla telefon konuşmalarının basına sızdırılması, Tümgeneral Levent Türkmen’in otelde bir kadınla uyuşturucu ihbarı iddiası ile basılması ve istifası, İzmir’de bir Albay’ın, eşinin kendisini aldattığı iddiaları ile fotoğrafların basına sızdırılması, Ergenekon v.b adlarla yapılan tahkikatlarda bulunan özel hayata ait bilgiler, hakim ve savcılar hakkında uygunsuz görüntü iddialarının yayılması ve daha pek çok benzer olay aslında hep aynı adresi göstermektedir. Bu işleri yapabilecek yegane grubun cemaatin Emniyet İstihbarat birimi içerisindeki unsurları olduğu ortaya çıkar. Bu işi profesyonelce yapabilecek tek grup cemaattir.

ERZİNCAN OLAYI... (Hanefi Avcı, 13 sayfa Erzincan’daki cemaat soruşturmasını tüm detaylarıyla anlattıktan sonra şu sonuca varıyor... Hükümet ve cemaati dehşet senaryoları ile ürkütüp Savcı İlhan Cihaner ve 3.Ordu Komutanı Saldıray Berk’e karşı yöneltilen ve hakka hukuka uymayan tahkikatlar hükümet, cemaat ve polis açısından bakıldığında doğruydu. Maddi deliller gerçek bir irtica eylem planına işaret ediyordu. Varlığına yüzde yüz inanılıyor, gizli tanıklarla ve doğruluğu tartışmalı delillerle iddialar güçlendiriliyordu. İnandırıcı gözüken bu delillerin iyi bakıldığında göründüğü gibi olmadığı anlaşılacaktır. Bu davadaki gariplikler bir kitapa sığmayacak kadar karışık ve kapsamlıdır.




REKTÖR VE BÜYÜKANIT... Türkiye’de adli işlemlerdeki ilk anormallik Van Rektörü Yücel Aşkın hakkındaki dava ve Şemdinli İddianamesi ile başladı. Ama o gün farkedilmedi, temiz bir savcının yaptığı aşırılıklar gibi gözüktü. Aldığım bilgiler ve değerlendirmeler ışığında bugün anlıyorum ki olay sıradan bir savcının işi değildi. Cemaatin adli sistemi kullandığı ilk operasyondu.

BALYOZ... Şu açık olarak görülmektedir ki ordu başta olmak üzere her kurum bünyesindeki gizli oluşumlar içinde cemaatin casusları var. Bu casuslar buralarda edindikleri her bilgiyi ve dökümanı taşıyorlar.. Bu belgelerin kullanılmasını hukuki hale getirmek için cemaat elemanları tarafından bir yerlere konulup aramalarda bulunduğu süsü verildiğine dair ciddi emareler var. Kimi zaman da amaca yönelik belge üretiliyor. Bazen ele geçen belgeleri yanlış yorumluyorlar, cami bombalama timi gibi saçma konularda uydurma belgeler ortaya çıkıyor...


CEMAAT OPERASYONU: ... Hedef seçilen kişilerin önce telefon detayları analiz edilecek, gizli ve özel görüştüğü kişiler belirlenecek, gerekiyorsa eşleri, çocukları veya yakınlarının telefon görüşmeleri aynı şekilde analiz edilecek, özel ilişkileri belirlenecek. Daha sonra başka isimlerle veya IMEI numarası üzerinden dinleme yapılacak, buluşmaları v.s varsa fotoğraflanıp videoya alınacak, ardından elde edilen bu sesler veya fotoğraflar internet sitelerinde profesyonelce yayınlatılacak. Maalesef bütün internet sitelerinde yayınlanan sesler ve fotoğraflar, aynı grup tarafından yöntemler kullanılarak hazırlanmıştır.. Eğer hedef seçilen kişiler çok özel üst düzeyde yetkili kişiler ise o zaman çok daha özel devletin istihbarat amacıyla aldığı alet ve sistemler kullanılacaktır. Bu yapılanların sınırının ne olduğunu tahmin bile etmek zordur.



ARAMA YAPILSA ... Cemaatin İstihbarat Dairesi’ndeki teknik personelinin bir süre önce yurtdışına giderek gizli ses ve görüntü kayıt eden çok miktarda saat, kalem görünümündeki teknik cihazlar aldığı, küçük dinleme sistemleri alıp askeri ve belli kurumlardaki adamlarına verdiği, bu yöntemle her yerde ortam dinlemesi, gizli kayıtlar yaparak bilgi toplandığını duymuştum. Bugün sık sık kaynağı belirsiz şekilde internete düşen bu ses ve görüntülerin kaynağı çoğunlukla bu tür bilgilerdir. İstihbarat Daire Başkanlığı’nda arama yapılsa, cemaatin kendine ait özel dinleme ve izleme aletleri bulunacağından hiç tereddütüm yoktur.

Cemaat haricindeki herkes bu görüntüleri internete yayarken iz bırakır ve yakalanır, bir tek onlar bu sistemin başında olduklarından iz bırakmadan bilgileri yayabilirler.



İTTİHAT TERAKKİ... Osmanlı’nın yıkılışı İttihat ve Terakki ile Jön Türk hareketinin, devlet kurumları ve ordu içerisinde örgüt kurması, ordunun ve devletin sistemini bozmasına bağlanır. Bugün cemaatin yaptığının bundan farkı yoktur. Polis, ordu, MİT, jandarma, yargı ve diğer devlet kurumları içerisinde ayrı bir hiyerarşik örgütlenme kurarak ve bu teşkilatların sistemlerini bozarak çalışmalarını engelliyorlar. Üstüne üstük bu teşkilatların personeli arasında ayrım, güvensizlik ve düşmanlık yaratarak kurumları içerden ve tamir olunmaz biçimde yaralıyorlar.

İşler nasıl yürüyor? Genelde her kurumun imamı işleri yürütüyor. Emniyet, ordu, MİT, basın, yargı, maliye gibi tüm buyuk kurumlardan sorumlu olan bir imam var. Her imamın altında o kurumun her biriminde sorumlular mevcut. Tüm illerde örgütlüler.


NELER YAPILMALI


MAALESEF bu gruba karşı çıkmak çok kolay değil. Öncelikle istihbari dinlemeler ciddi olarak araştırılmalı, kişileri tehdit ve şantaj amaçlı kanunsuz olarak dinleyenler tespit edilmeli. Bugün tahminlerin üzerinde pervasızca insanlar dinleniyor ve bu dinlemeler tamaman cemaatin kontrolünde kullanılıyor.

DENETİM: Polis, Jandarma ve MİT’in vatandaşlara yönelik dinleme işlemleri mutlaka denetlenmelidir. Bir defaya mahsus denetim değil, sürekli denetim mekanizması kurulmalıdır.

HAKİM VE SAVCILAR: Özel yetkili mahkemelerin son 6-7 yılda atanan tüm hakim ve savcıları emsali hakim ve savcılarla değiştirilmelidir. Bu sağlanmadan cemaate muhalif olan hiç kimsenin özgürlüğü ve hayatı güvencede olamaz. Mevcut kadro ile adalet mümkün değil.

MÜFETTİŞLER: Adalet Bakanlığı’nda başta il savcılarını ve diğer savcı ve hakimleri hiçbir hukuki şüpheye dayanmadan dinlettiren cemaat yanlısı müfettişler bu görevlerden uzaklaştırılmalıdır.

HESAP SORULMALI: Cemaat adına yapılan, Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal’ın haklarındaki davaların, Savcı Cihaner ve arkadaşları hakkındaki tahkikatların yapılış biçimleri tarafsız savcılar tarafından tahkik edilmeli, bu olayda iftira eden polis, savcı ve hakimler yargılanmalı, kurdukları tuzakların, uydurulan delillerin hesabını vermeleri sağlanmalıdır.

BAĞLANTIYA DİKKAT: İstanbul, Ankara, Erzurum ve İzmir’deki bazı özel yetkili savcılar ile bu iller dışındaki bazı polis birimleri arasında illegal bir ilişkinin varlığı açıkca gözükmektedir.

DEVLET SAHİP ÇIKSIN: Cemaatin dört koldan başlattığı propaganda karşısında hedef olan hakim, savcı, polis müdürü, muvazzaf veya emekli askerlerin tek tek kendilerini koruma ve savunma imkanları yoktur. Devlet bu kişileri korumalı, kendilerini savunmaları için imkan vermelidir.

Saygılarımla,












TEK TİP ASKERLİK İSTEMİYORUZ DEMİYORUZ , EŞİTLİK İSTEMİYORUZ!!

Son bir kaç aydır yaklaşık 1 milyon askerliğini yapmakta olan ve yapacak olan genç vatandaşlarımızı meşgul eden TEK TİP ASKERLİK ile ilgili olarak 4 yıllık Fakülte mezunu biri olarak , bize TEK TİPE karşı olduğumuz için Vatanımızı sevmediğimizi varsayan zihniyete bi kaç cevap vermek istiyorum.
1-)Biz tek tip askerliğe karşı değiliz , biz eşit şartlarda askerliğe karşıyız sadece. Tek tip askerlik olucaksa benim üniversite mezunu biri olarak eline kalem dahi almamış kişilerden farkım olmalı , aynı koğuştada kalalım bu da sıkıntı değil ama rütbemiz aynı olmamak şartıyla.

Eğer ordu benden faydalanacaksa ve belli bir maaş bağlamayı göze alıyorsa değil 12 ay 36 ayda askerlik yapar ve vatanımza bir şekilde faydalı olurum .Ancak elime kalemden başka bi şey almamış bir birey olarak 3 aylık eğitimden sonra terörü benim gibilerle bitirmek amaçlanıyorsa bu zaten gerçekleşmesi mümkün değildir.
Aynı şekilde uzun dönem askerlik yapacak arkadaşlarımız içinde geçerlidir bu dediklerim , 18 yaşında bir insanı 3 ay eğiterek daha çıkarmak  onu yem etmekten başka bir şey değildir , çünkü karşısındaki terörist belikde 7 yaşından beri dağlarda gerilla eğitimi görmektedir.O yüzden kesinlikle Fakülte mezunu gençlerimizin bilgilerinden yararlanabileceği , diğer askerlik adaylarından da tercihen gerekli eğitimleri veren bir Profesyonel ORDU kurulmalıdır , gerekirse parayla da olsa kurulmalıdır.


2-)Askerliğin uzun dönemine her şekilde karşıyım ; bu ülkenin genç istihdama ihtiyacı varken bir gencin 6 yada 15 ay lık zamanını üstelik bu zamanın büyük bir bölümünde patates soyarak , çöp toplayarak geçirmesinin hiç bir mantığı bulunmamaktadır.Zaten boşa dememişler Askerlik mantığın bittiği yerdir diye.

Tabiki üniversite mezunu olmayan ama çok iyi yerlerde olan kişilerde bulunmaktadır. Bu yüzden uzun dönem askerlik kesinlikle kısalmalıdır , yani yine dediğim gibi PROFESYONEL ORDUya geçilmelidir.

Ayrıca hiç bir gelişmiş ülkede askerlik bireylere bu kadar eziyet gibi gözükmemektedir , bu zihniyetten bir an önce kurtulmalı ve askerlik sevdirilmelidir.(Vatan sevgisi ile askerlik sevgisini karıştırmayınız.)


3-)Kendim başta olmak üzere lisans veya lisans üstü eğitim görmüş bireylerin hayata atılmaları zaten ortalama 25 yaşını buluyorken , sen kalk bu zamanı askerlik ile uzatırsan bu ülkeninin genç istihdamını azalttığın gibi aynı zamanda amacının da ne olduğu konusunda şüphe uyandırırsın!!

18 yaşında bireyin ve 25 yaşında bireyin aynı şartlarda askerliğini yapmak istemek abesk kaçmakla beraber , 25 yaşında fakülte mezunu bir askerin 18 yaşında ilkokul mezunu bir askerin himayesi altında kalmasının hiç bir açıklaması olamaz.

4-)Sen eğer fakülte mezunu olanlara askerlikte bir ayrıcalık sunmayacaksan , bu ülkeye yapabileceğin en kötü şeyi yapmış olursun ve eğitime darbe vurursun ve cahil bir toplum yaratmaya çalışırsınnnn..

5-)Bu konu gündemde olduğundan beri ; doğmamış çocuga don giydirmek olduğunu savundum durdum.Fikrimce seçim öncesi hükümetin sahil kesimine hoş görünmek ve oradan en azından %10 oy alsam yeter mantığı ile Orduyu ve basını kullanarak yaptığı bedava seçim propagandasıdır ama biz yemeyiz:))

6-)Son olarak değinmek istediğim konu ; Tek tip askerlik konusu gündemde olduğundan beri 15 ayın 12 aya düşemesine sevinenler vatanları sevmekta ancak 6 ay askerlik yapacak olanların 12 aya çıktı diye üzüldüklerinde vatanını sevmeyen topluluk olarak adlandırılmasıdır.  İşte bu noktada dahi aradaki zihniyet farkı ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca şu unutulmamalıdır; EN İYİ EŞİTLİK EŞİTSİZLİKTİR..


Saygılarımla..

3 Haziran 2010 Perşembe

TÜRK BASININDAN MÜTHİŞ TRANSFER HABERLERİ.

Sağolsun türk spor basını birçok yıldızı galatasaraylı,fenerli,beşiktaşlı yapmış zamanında.

Şimdi aşağıda türk basının tranfer balonlarından bir kesit sunucam size,zaten fazla yoruma da gerek yok gülmek için birebir:)











Aslında bu liste uzar gider ama ben bile yoruldum söverken size daha fazla eziyet etmek istemiyorum:)

YURTDIŞI TATİL TOP 5

Yurtdışında tatil fırsatını yakalayanlar bence aşağıdaki yerleri pas geçmesinler , insan buralarda bırakın gençleşmeyi hayata yeniden başlar:)


                                                 1-)KÜBA
110 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle, 11 milyon insana ev sahipliği yapan Küba, Kristof Kolomb’un günlüğünden dökülen satırlarla ‘Bir insan gözünün görebileceği en güzel yer.’ Florida’dan sadece 180 kilometre uzakta olan bu ülke, dünyada son kalan dört sosyalist devletten biri olarak, süper güç Amerika’ya hala direnmekte... Sancılar içinde ve büyük bir değişimin şafağında...
Görsel malzeme açısından bir fotoğrafçı için en tahrik edici yerlerden biri Küba. Her köşede deklanşörlük bir sürpriz gizliyor. Başta Avrupa’dan gelen göçmenlerin, ardından köleliğin kaldırıldığı 1886’ya kadar Afrika’dan getirilen zencilerin kızılderililerle karışmasından etnik bir mozaik ortaya çıkmış. Sokaklar renk cümbüşü, Fellini filmlerinden fırlayıp soluğu bu ülkede almış insanlar dolaşıyor ortalıkta.


Dünyaya ün salmış, danslardan, figürlerden ve bu figürlerin Küba’da ortaya çıkışlarından bahsederek herhalde Küba’da eğlence hayatı için fazlasıyla ipucu vermiş bulunuyoruz. Küba’da insanlar sokaklarda, gece kulüplerinde her yerde eğlenir. Her yerden yükselen davul sesleri, müzik ritimleri ile Küba'nın, her saat her dakika eğlenen bir ülke olduğu söylenebilir. Küba’da gece hayatının bu kadar yoğun olmasının bir nedeni de yerel içkileri olan rom’a olan düşkünlükleri de olabilir.




2-)JAPONYA



Her özelliği ile size çok farklı hayatlar yaşatacak bir ülke; teknolojinin merkezi, uzay üssü gibi ulaşım olanakları, kimono, gelenek görenekleri, yemekleri, yaşadıkları evleri, geyşalık sanatı, Bonsai, Japon bebekleri ve daha bir çok özelliği ile, Japonya gezinizde bu güzelliklerin hepsini keşfetmeye vakit bulmanız dileğiyle...




Japonya'da tamamen farklı tarzları yaşayabileceğiniz bir eğlence kültürü vardır. Bunraku, Kabuki gibi geleneksel sanatları artık sadece Tokyo Ulusal Tiyatrosu'nda devam etmektedir. Modern eğlence anlayışını ise, Tokyo gibi metropol şehirlerde bulabilirsiniz, barlarda, restoranlarda eğlenebilir ya da Japonya'nın kumarhanelerinde paçinko oynayabilir, kareoke barlarda şarkılar söyleyebilir, ve tabii ki de Japonya'nın geleneksel içkisi saki içebilirsiniz.


Kısa süreli konaklama için çeşitli oteller Japon tarzı ryokan pansiyonlar (B&B) minshukular (aile konaklama evleri) kapsül oteller ve motellerden istifade edebilirsiniz. Uzun süreli konaklama için ise : gaijin evleri (yabancı evleri) veya kiralama olanaklarını kullanabilirsiniz. Gaijin evleri kiralama yöntemine göre çok daha ucuza mal olmaktadır anlaşmalar aylık olarak yapılmaktadır. Bir çok kişi uzun süreli konaklamada ilk önce gaijin evlerini tercih etmektedir ileride daha fazla kazanç elde ettiklerinde eve çıkmaktadırlar.




                                              3-)AMSTERDAM



Amsterdam, adını şehrin güney doğusundan gelip Kuzey denizine dökülen “Amstel” nehrinden alıyor, “dam” ise “baraj” anlamına geliyor.
800 bini aşan nüfusuyla ve her yıl 1.5 milyonu aşan ziyaretçesiyle, turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşan Amsterdam, tüm dünya tarafından bilinen eğlence hayatı, ünlü meydanları, müzeleri ve mağazalarıyla komşu ülkelerin yanı sıra uzak ülkelerden de ziyaretçilerin akınına uğruyor.
 
 

Amsterdam, en çok ziyaret edilen 5. merkezdir. Yıllık 4.2 milyon turist ülke dışından Amsterdam'a gelir. 17'si 5 yıldızlı olmak üzere 350 otel ile toplamda 45 bin yatak kapasitesi bulunmaktadır.
Şehirde birçok müze bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Rjiks Museum diğeri ise Van Gogh Museum'dur. Bunların dışında, Amsterdams Historisch Museum, Rembrandthuis, Anne Frank Huis, Troppenmuseum, Verzetmuseum Stadelijik Museum'u sayabiliriz.

Genelevlerin olduğu "Kırmızı Işıklar" bölgesi ("Red Light District") ile daha çok tütünle karıştırılarak ya da karıştırılmadan içilen esrarın, Space Cake (esrarlı kurabiye) ve mantarların satıldığı "kahvehane"ler ("Coffeeshop") kente gelenlerin ilgisini çeken yerler arasındadır.

Görülmesi Gereken Yerler


Van Gogh Müzesi: 200'den fazla resim, 500 çizim ve taslak, ayrıca Japon eseri yer almaktadır.

Anne Frank Huis veya Anne Frank Museum: Anne Frank'ın doğum evi her yıl yaklaşık 1 milyon kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Rijksmuseum (Devlet Müzesi) Amsterdam'ın Paris'i olarak tanımlanır. En büyük ve en önemli müzelerindendir. Birçok Rembrandt eseri görebilirsiniz. 1400- 1900'ler arası 5000 resim içermektedir.

Rembrandthuis (Rembrandt Evi): Ressam Rembrandt 17.yy izleri taşıyan bu evde yaklaşık 20 yıl yaşamıştır.

Jordaan: AAmsterdamın bambaşka yüzüdür. Çiçekli balkonları ile kanal boyunca sıralanan binalar ve kanal kenarlarında keyifli kafelerde tüm gece boyunca oturulabilir. Bölge adeta kanal boyu evleri müzesi gibidir.

De Wallen ya da Red Light District: Ünlü Kırmızı Işık Bölgesi şehrin tam merkezinde yer almaktadır.

Stedelijk Museum CS: 1895 yılında açılmış müze modern sanat müzesidir.

Madame Tussauds Müzesi
Özellikle Van Gogh ve Rijks müzeleri önünde oluşan uzun kuyruklardan dolayı biletlerin şehrin belirli bölgelerinde bulunan turist ofislerinden temin edilmesi zaman kaybının önüne geçmektedir.





4-)PORTOFİNO


İtalya’nın Akdeniz Kıyı Şeridi’nde bulunan Portofino, balıkçı köyleri, çakıllı kumsalları ve Santa Margherita adı verilen otellerin toplandığı kasabanın hemen yanında bulunuyor. Santa Margharita ve Camogli’den Portofino’ya feribotlarla ulaşılabiliyor. Portofino’ya aşık olmadan önce Santa Margharita’ya aşık olmanız an meselesi. Bu cennet gibi yerde, her evin üzerine elle çizilmiş fotoğraflar sizi çok etkileyecek. Liman kenarına kurulmuş pastel renklerdeki evler ile yarım ay şeklindeki sahil şeridi ile kesinlikle görülmesi gereken yerler arasında. Dükkanları, restoranları ve birbirinden lüks otelleri ile Portofino’nun kristali andıran denizi, buraya gelen turistleri tatil dönüşlerinde bir daha gelmeye ikna ediyor.


 





5-)JAMAİKA


Küba'nın 150 km. güneyinde konumlanan Jamaika, Karayipler'in en büyük üçüncü adası. Jamaika, adalara özgü kumsalı ve hindistancevizi ağaçlarıyla kıyılarını çevreleyen birbirinden güzel plajları, süper lüks resort otelleri, renkli gece hayatı ve her şeyi dahil ettikleri balayı paketleriyle balayı çiftlerinin gözdesi. Ayrıca serüven tadında bir tatil yapmak isteyenler için birçok aktiviteye olanak sağlayan olağanüstü bir doğaya sahip. Bob Marley'in ve reggae'nin vatanı olan ada, havadaki ritm ile yaşama sevincinin yakalandığı yer.

Dört mevsim yazı yaşayan dünyanin ender güzelliklerinden Jamaika'ya Türkiye'den Londra ya da New York aktarmalı uçusla ulaşılıyor. Kristof Kolomb'un Amerika'ya ikinci seyahati sırasında keşfettiği ada, günümüzde Hollywood filmlerinin değişmez çekim mekanları arasında bulunuyor.
Doğal güzellikleri, plajları, tropik iklimi ve şelalelerinin yanı sıra Bob Marley Müzesi ile dünyanın her köşesinden turist akınına uğrayan Jamaika, 19. yüzyıl bahçecilik sanatının eşsiz örneği Devon House ile de büyük ilgi görüyor. Tropik dekorlar arasında sahil şeritlerini birbirinden ilginç Jamaika lokantaları süslüyor.

Jamaika’nın en gözde mekanları sahilleri! Keşfedilmeyi bekleyen dünyaca ünlü plajları arasında en popüler olanları Kuzey sahilinde sıralanmış. Negril’den Port Antonio’ya uzanan 7Mil Plajı ve beyaz kumsalıyla Montego Koyu’ndaki Doctor’s Cave Plajı restoranları, su sporları ve alışveriş alanları ile de ziyaret edilmeye değer mekanlar arasında yer alıyor. 7Mil Plajı en ünlü ve gün batımını izlemek için en güzel manzaraya sahip olan plaj! Ocho Rios’ta da çok keyifle vakit geçirebileceğiniz plajlar mevcut. En ünlüleri, Turtle Plajı ve Mallard Plajı. James Bond Plajı da ünlü bir James Bond klasiği olan Dr.No burada çevrildiği için meşhur ajanın ismiyle adlandırılmış. Romantizm arayan balayı tatilcileri için Negril’den 1 saat uzaklıktaki Treasure Plajı yakınındaki Lover’s leap de ideal mekan!



İYİ TATİLLER.......